Kudüs’te sandıklar dolusu altını toprağa gömen Cemal Paşa

aga_0074

Youtube sayfamız Defineadresi TV
Yönetici
YÖNETİM
Katılım
19 Ocak 2020
Mesajlar
757
Tepkime puanı
1,910
bu yazdığımız olayı belkide bir çoğumuz hiç bilmez ve bilende çoktaan unutmuştur bu utanç hadiseyi..hadi şimdi bu hadise neymiş ve nasıl olmuş beraber bakalım...

Ortadoğu’da uğradığımız büyük bozgunun ardından şehrin 1917’nin 9 Aralık’ında İngiliz işgaline uğramasını, İngiliz General Edmund Allenby’nin şehre bir fatih edâsı ile girişini ve şimdilerde pek bilinmeyen bir başka hadiseyi, Kudüs’ün kuzeyindeki Cenin kasabasında bıraktığımız söylenen sandıklar dolusu Osmanlı altınlarını hatırlattı...

Derken, Birinci Dünya Savaşı’nda uğradığımız bozgundan sonra, Cenin bir altın efsanesiyle beraber anılır oldu. Filistin’i boşaltan Türk birliklerinin yanlarındaki sandıklar dolusu altını İngilizler’in eline geçmemesi için kasabaya gömdükleri söylendi. Cenin seneler boyu altınları bulmaya çalışan definecilerin istilâsına uğradı ama hazine öyle iyi gizlenmişti ki, kimseler ortaya çıkartamadı!

İşte, Kudüs’ü hüzün dolu kaybımızın ve İttihad ve Terakki’nin üç liderinden biri olan Cemal Paşa’dan İngiliz Generali Allenby’ye, Nazi Partisi’ne mensup bir Alman baronundan Ürdünlü definecilere kadar uzanan bu sandıklar dolusu altın hikâyesinin kısa öyküsü:


İKİ SAAT BOYUNCA AĞLADI

Bir zamanlar Beyrut vilâyetimizin Balka sancağına bağlı bir kasaba olan Cenin’i, İstanbul’dan gönderilen genç kaymakamlar idare ederlerdi...

Kudüs’ü, 1917’in 9 Aralık’ında General Allenby’nin kumandasındaki İngiliz birliklerine terkettik. Yenilmiştik, İngilizler kuzeye doğru ilerlediler ve onlar ilerledikçe biz geri çekildik.

Genel karargâhımız önce Nablus’a taşındı, İngilizler’in yaklaşması üzerine daha geriye, Nâsıra’ya, nakledildi. Ordumuzun kumandanı olan Cemal Paşa 12 Aralık günü bütün yetkilerini bir Alman maraşalına, von Falkenhayn’a devredip İstanbul’a doğru yola çıktı. Trenle dönüyordu ve trenin istasyondan ayrılmasından sonra iki saat boyunca hiç durmadan ağladı...






Altınlarla ilgili söylentiler, işte bu geri çekilme sırasında başladı: İngilizler, savaş devam ederken Arap kabilelerini ve şeyhleri altına boğmuşlardı, Araplar’ın bize karşı ayaklanmalarının, üstelik “cihad” ilân etmelerinin gerisinde, bu altınların büyük rolü vardı.

Aynı taktiği bozgundan hemen önce Cemal Paşa da uygulamak istedi ama Osmanlı hazinesi tamtakırdı ve bize karşı savaşan din kardeşlerimizi satın almamıza yarayacak altınlar, müttefikimiz Almanya’dan geldi. Berlin’den sandıklar içerisinde Kudüs’e yollanıyor, çok azını bizim dağıtmamıza izin veriliyor ve Araplar’a ödemeleri Alman subaylar yapıyorlardı.

Derken bozguna uğradık, Kudüs’ün düşmesinden sonra karargâhımız daha yukarılara taşınınca Filistin’deki birliklerimize kumanda eden Alman maraşali Liman von Sanders, bütün altınların Nâsıra’daki karargâha getirilmesini emretti.

Altın sandıkları katırlara yüklendi, Türk ve Alman subaylarının koruması altında yola çıkıldı. Sandıkları taşıyanlar o zamanlar ufak bir kasaba olan Cenin’in dışında bir yerde buluştular.





Nâsıra’ya buradan beraberce gidilecekti... Ama, İngiliz birlikleri yolları kesmişlerdi. Yer yer çarpışmalar oluyordu ve askerler, söylentilere göre, Nasıra’ya ulaşamayacaklarını farkedince altınların İngilizler’in eline geçmesini önlemenin yolunu, sandıkları hemen oracıkta toprağa gömmekte buldular. Sandıklar kazılan derin çukurlara yerleştirildi ve bu çukurların haritaları alelâcele çizildikten sonra vuruşa vuruşa Nâsıra’ya doğru ilerlemeye başlandı. İngiliz kurşunlarından kurtulabilenler karargâha ulaştılar, kurşunlara hedef olanlar ise düştükleri yerde kaldı. Bunların kimi Edirne’den, kimi Erzurum’dan, kimisi de İstanbul’dan gelmiş gençlerimizdi.

Birkaç gün sonra, büyük çöküşü yaşadık ve Ortadoğu’daki dört asırlık Türk idaresi nihayete erdi. Önce Suriye taraflarına, hemen arkasından da Toros eteklerine çekildik.

Derken aradan seneler geçti, altınlarla ilgili söylentiler Cenin taraflarında efsane hâlini aldı. Türk askerlerinin toprağa gömdüğü sandıklar dolusu altın millete merak olmuş, her milletten insan hazinenin peşine düşmüştü...

Bir Alman tarihçi grubu 1924’te Kudüs’e gitti ve o günlerde Filistin’e hâkim olan İngilizler’den Cenin’de hayatını kaybeden Alman askerleri için anıt dikme izni aldı. Ama gelenlerin anıt inşaatıyla değil, yamaçları kazmakla meşgul oldukları anlaşılınca İngilizler hepsini sınırdışı ettiler.

DEŞİLMEDİK TOPRAK KALMADI

Gene yıllar geçti, 1936’da sahneye bu defa bir Alman asilzadesi, Otto von Bolscwing adında bir Baron çıktı. von Bolscwing de Cenin taraflarında epey dolaştı ama sonra izini kaybettirdi ve daha sonra Nazi Almanyası’nda Yahudiler’in ortadan kaldırılması programlarında görev aldığı ortaya çıktı. Savaş bitince Washington’dan sığınma hakkı elde etti, 1970’lerdeki ölümüne kadar Amerika’da yaşadı, hakkında CIA’de çalıştığı yolunda söylentiler çıktı ve tarihe İkinci Dünya Savaşı’nın en esrarlı isimlerinden biri olarak geçti.






Kanuni Sultan Süleyman’ın yeniden inşa ettirdiği Kudüs surları.

Altın efsanesini işiten Ceninliler, kasabada zaten deşilmedik toprak bırakmamışlardı. Birleşmiş Milletler, Araplar ile İsrail arasında çıkan savaşlar yüzünden yerlerinden olan Filistinliler’in bir kısmını 1953’te kasabanın dışında kurulan bir kampa yerleştirdi, kamp gittikçe büyüyüp Cenin kasabasını da içerisine aldı ve bu defa mülteciler de definecilik yapmaya başladılar. Artık hemen herkesin elinde bir hazine haritası vardı. Haritalar yabancılara yüksek meblâğlarla satılıyor, alanlar kazmaküreklerle heryeri delik deşik etmeye koyuluyorlar, aralarına Ürdün’den sınırı gizlice geçip gelen hazineciler de katılıyor ve İsrail polisi yakaladığını sınırdışı ediyordu.

Bugüne kadar gerçi tek bir altın bile bulunamadı ama Cemal Paşa’nın hazinesinin hayâli, Cenin’de şehrin sakinlerinin aklının bir köşesinde hâlâ duruyor...


İNGİLİZLER, KUDÜS’E SAYGILARINDAN İŞGAL ETTİKLERİ ŞEHRE YÜRÜYEREK GİRMİŞLERDİ

KANUNİ Sultan Süleyman
, Kudüs’ün bin küsur sene boyunca harabe halinde duran surlarını yeniden inşa ettirmiş, Akdeniz sahilindeki Yafa kasabasından Kudüs’e uzaman yolun surlarla birleştiği yere “Yafa Kapısı” adı verilen bir kapı yaptırmıştı.

Kapıya Araplar “Babu’l-Halil” yani “Halil Kapısı” derler, “Halil” sözüyle Hazreti İbrahim’i kastederler ve İbrahim’in Kudüs’e buradan girmiş olduğuna inanılırdı.

Yafa Kapısı, Türkiye’nin gündemine iki defa girdi ve ilk girişi 1898’de oldu. Alman İmparatoru İkinci Wilhelm o sene İstanbul’a gelmiş, Hristiyanlar’ın koruyucu melekliğine soyunduğu için Kudüs’e kadar uzanmış ama arabasının Yafa Kapısı’ndan geçemeyeceğinin anlaşılması bizim teşrifatçılara derd olmuştu. Uzun uzun düşünülüp taşınıldı, nihayet bir çözüm bulundu ve Kanuni’nin yaptırmış olduğu kapı majestelerinin arabaları için “genişletildi”, anlayacağınız yan tarafları yıkıldı. Haber İstanbul’u günlerce meşgul etmiş, “Yıkmakla iyi mi, yoksa kötü mü ettik?” tartışması başlamıştı.

Yafa Kapısı ve Yafa Caddesi gündemimize Kayzer’in ziyaretinden 19 sene sonra yeniden girdi ama bu girişi son derece hüzünlü oldu:






HÜZÜN SEMBOLÜ FOTOĞRAF


1914’te durup dururken dünya savaşına katılmış ve cephelerin çoğunda yenilmiştik. Çöken cepheler arasında Filistin de vardı. İngiliz generali Edmund Allenby’nin 1917’nin 7 Kasım sabahı başlattığı saldırıya karşı koyamamış, o gün öğleden sonra çekilmeye başlamıştık. Gazze’yi vermemizin ardından 120 kilometre daha gerilere gittik, Suriye’de tutunmaya çalıştığımız sırada Filistin’in tamamı bir anda elimizden çıkıverdi. Tam 401 sene boyunca İstanbul’dan giden mutasarrıfların, yani vali ile kaymakam arasındaki mülki amirlerin idare ettiği Kudüs artık İngilizler’in olmuştu.

General Allenby 9 Aralık günü Kudüs’ü resmen işgal etmiş, teslim töreni Yafa Kapısı’nda başlamış, İngiliz birlikleri Yafa Caddesi boyunca Kudüs’ün Arap ve Hristiyan halkının tezahüratı arasında ilerleyip şehrin idaresini ele almışlardı. Yafa Caddesi’nde o gün, yani 1917’nin 9 Aralık’ında çekilmiş olan ve kente gösterdiği saygının gereği olarak Kudüs’e yayan giren General Allenby’nin yeraldığı bu fotoğraf, bizim için hüzün sembolü olacaktı.
 
Üst Alt